Anasayfa / Genel / HERKES KENDİ RÜYASINI GÖRSÜN

HERKES KENDİ RÜYASINI GÖRSÜN

Çok işi vardı. Dünya kadar konuyu Vilayete götürmesi gerekiyordu. Kar, köy yollarını kapatmıştı, telefon direkleri yıkılmış, elektrik arızaları çoğalmıştı, halı atölyelerinde çalışan kızların ilmik paralarını ödeyememişlerdi. Köy Sağlık Ocaklarında çalışan doktorlardan, ebelerden, okullardan, öğretmenlerden haber alamıyordu. Köylerde hastalık var mıydı? Okullarda eğitim devam ediyor muydu? Hayvanlar yemsiz miydi? Telefonla görüşmüş ama o kadar ilçenin, köyün yolu kapalıydı ki. Köy ana grup yollarını açmak için bir rotatif, bir greyder alabilse, ana yollara kadar köyün yollarını köylüler kendileri açardı.

Kaza, anayola 7, Vilayete 60 kilometreydi, ana yol her zaman açıktı ve çok işlekti. Benzinlik bu 7 km.nin sonunda anayolla birleşen köşedeydi. Yola çıktıklarında her yer günlük güneşlikti. Kenarlarda 30-40 santim kar vardı, yoldaki karlar erimiş, vıcık vıcık, güneşte parlıyordu. Yol arkadaşı Mahmut bir birimin başında, yaşlı şişman biriydi. O da oralı değildi. Şoför Veli doğma büyüme oralı, kızamıklardan, tifolardan artakalmış, son büyük depremi atlatmış çelik gibi bir adamdı. Benzin göstergesi sondaydı. 7 km. götürürdü cip. Sonra benzin alacaklardı, 4 km gittiler pırıl pırıl güneş birden kayboldu, gökyüzü kurşuni bulutlara büründü, pamuk gibi toplu duran bulutların yayılarak kararması ilginçti. Çünkü güneş onları artık parlatmıyordu. Kar önce küçük taneler halinde başladı, kar taneleri büyüdü, büyüdü öyle oldu ki silecek bir o tarafa bir bu tarafa gelinceye kadar cam karlarla kaplanıyordu. Sanki kocaman bir çuvaldan gökten biri pamuk boşaltıyordu. Kar yerden 35 santim yüksekliğinde, cip kaldı. Benzinliğe 1-1,5 km. vardı. Benzin göstergesi yanıp yanıp sönüyordu. O, Veli’ye sordu ; ne yapacağız. Veli yürüyelim dedi. Peşimden gelin benzinliğe varırız. Tekli sıralar halinde yürümeye başladılar. Veli önde Mahmut arkadaydı. Kar ve tipi öylesine görüşü daraltıyordu ki aralarında 1-2 metre olduğu halde birbirlerini karaltı biçiminde görüyorlardı. Sonra olan oldu, karaltı kayboldu, artık Veli’yi göremiyordu. Bağırdı yitip gidenin arkasından, sesini bir kendi duydu bir de Mahmut. İkisi öyle kala kalmışlardı, döndü arabayı görüyordu, hepsi hepsi 100 metre yürümüşlerdi. Mahmut ben sıkıştım dedi, arabaya gidip oturalım. Bir adım atmak için önce ayağını diz hizasına kadar yukarıya çekiyorsun,sonra yumuşacık karın içine kolayca atıyorsun, adımı atmak kolay da çekmek zor. Arabaya vardılar, sıcacıktı. Ama benzin birazdan bitecekti. O zaman arabanın içi olacaktı sanki, dışarısı. Mahmut dedi kalalım, ölürsek burada ölelim. O hayır dedi, ölmemek için şansımızın hepsini deneyeceğiz, arabanın üstüne çıktı, kaşkolünü kafasına bağlayıp eliyle gözlerini siper yaparak Dört tarafa baktı. Bir kara parçası gözüne ilişti, indi. Mahmut bak, dedi, ileride kara bir şey gördüm. O, ya kar tutmayan bir kayadır ya da bir süt sağım yerinin yan duvarlarıdır. Eğer ikincisiyse yakında insanlar vardır, kurtuluruz. İndiler, yola düştüler, bata çıka yuvarlana yuvarlana Mahmut’un ensesindeki giysilerden tutup sürükleyerek, gözleri bir o kara noktada, bir arabada, ikisini de kaybetmeyerek yürüdüler. Bir muhtarın dediklerini hatırladı. O demişti ki, tipide hiçbir şeyi görmeden gidersen, yolda kaybolmuşsan sadece yuvarlak çizersin, bunu dikkate alarak hedefi sürekli gözetiyordu.

Saate bakmayı bile düşünmedi, kaç saat gittiklerini bilemedi.Kara noktaya geldiklerinde bir süt sağım yerindeydi., yerden 1,5 metre yüksekti. Toprak damlıydı ve kerpiçten yapılmıştı. Kapısız kapısı vardı, penceresiz penceresi, içine girdiler. Mahmut hemen kıvrılıp uzandı, sanki ana karnında, o ayaklarını uzatarak oturdu ve ilk kez sigarasını hatırladı. İç cebindeki sigarası ıslanmamıştı. Ne kadar mutluydu. Fakülte yıllarında Nur’la katıldığı ilk danslı çay partisini hatırladı. Nur sormuştu, niye diğer bursu değil de Devlet bursunu tercih ettiğini. Hayallerini anlatmıştı. Yolsuz, ışıksız, susuz, okul ve köyleri, az süt veren yerli inekleri, mera ıslahını, okuma yazma kurslarını; sulama ağaçlandırma, yeni bitki ve hayvan türlerini deneme, besiciliğin teşviki. Nur başka bir dünyadan gelmiş bir yaratığı dinler gibi uzun uzun düşünmüş sonra “senin rüyaların bile köylü” demişti ona. O çok alınmıştı bu lafa, düşünmüştü, kafasında ikircilikler oluşmuştu. Ama Nur’la sanki oturup anlaşmışlar gibi bir daha bir araya gelmemişlerdi, sadece uzaktan bir gülümseme.

Şimdi bu bin yıl ötedeydi ve yıldızlar kadar uzaktı. Fakülte arkadaşları banka müdürü,müfettiş olmuşlardı.

Başka bir aşk istemez, aşkınla çarpan kalbimiz diyerek o, uzak yerlerdeki hiç tanımadığı insanlara hizmet etmek için bu mesleği bilerek seçmiş, bir parça daha kalkınma uğruna buralardaydı.

Akşam hiç bu kadar erken olmamıştı. Hiç böyle bir akşam da olmamıştı. Gökte güneş yoktu, ay da yoktu, karların parıldayan ışığı. O şimdi bir çuval gibi sürüklediği Mahmut’la böyle yalnız. Tarifsiz düşünceler içinde. Veli’yi düşündü, Veli’nin çocuklarını, kendi çocuklarını, eşini.

Kalk dedi Mahmut’a herhalde donuyoruz. Mahmut uyandı, kalalım burada çok rahatız. İnsan donunca uykusu gelir,rahatlar dedi o.Burayı terk edeceğiz, şimdi çıkıp rasgele gideceğiz, şimdi hedef yok. Donacağız yada kalacağımız ana kadar yürüyeceğiz, senden ricam sende bütün gücünü kullan, benim gücüm oldukça seni sürükleyeceğim. Karın içinde çabaladılar. Mahmut yalvardı beni bırak diye o hiç duymadı. Kaç çukura düştüler, ne kadar gittiler.

Bir köpek bir yokuşun üzerinden balıklama atladı üzerlerine, köpekle alt alta, üst üste boğuştular, köpek onu ısırdı. O kadar mutluydu ki küçük bebeklerin kolları ısırılır ya saat yapmak için, sanki öyle bir şaka çünkü o biliyordu ki yaban köpeği olmaz, ya ev köpeği ya sokak köpeği, av köpekleri bile bir adamla beraberdir. Yanılmadığını anladı. Birazdan yokuşun başında sırım gibi bir adam belirdi. Elinde tüfek tutuyordu ve bağırıyordu. Hiçbir şey anlamadı, o da bağırdı, görevini söyledi. Adam yokuştan indi, onunla birlikte Mahmut’ un koluna girdiler, yokuşun arkasındaki toprak dama doğru yürüdüler. Toprak damlı ev 2 gözdü, bir göz hayvanlara,bir göz oda da 8 çocuklu Zeki ve karısına, ortada ifil ifil tezek sobası yanıyordu. Kocaman bir alüminyum demlik sobanın üzerindeydi. Mahmut girer girmez iki seksen uzandı. O yastık sandığı yuvarlak bir beze yaslanarak bir ayağını karnına çekti, öyle oturdu ve Mahmut’a çok kızdı içinden. Mahmut’ un terbiyesizliğine, kendisine milyar versen baygın yada hasta değilse öyle ortalığa uzanmazdı. Kadın uzaktan hoş geldin dedi. Sonra kapıya yakın sessizce oturdu. Çocuklar duvarlara dayanmış, çullara sarınmış oturuyorlardı, en büyüğü 10 yaşında bir oğlan çocuğuydu.

Köylerde kadınların kapı yanlarında oturması hep ona dokunmuştu. Belki pratik olarak sık sık dışarı çıkmak için uygundu ama yine de ona dokunan bir şey vardı, sanki yerleri sağlam değilmiş gibi, hadi git deyince kısadan gidivermek gibi, elinden gelse bütün kadınları çağırır başköşeye oturturdu. Bir gaz lambası ortalığı ışıtıyordu, gaz lambasının camının ucu siyahlaşmıştı.

Kadın tepsiye bir tabak içinde çökelekli peynir koydu, bir parça saç ekmeği ve bir çay bardağı, mayalı ekmeği sobanın üzerinde kızarttı, çayı koydu ve onun önüne getirdi. O çocukluğunda bunları hep tanımıştı. Peynir çökelekle birlikte süt katılarak yoğrulur sonra deriye bastırılır, deri sütü emer, bütün kış tulum peyniri gibi nemli, taze kalırdı.

Çocukluğunda ilkokula giderken annesi mayalı ekmeğin içine bundan koyardı. Sonra dürüm yapıp avuçlarında sıkardı, yumruk gibi bir şey olurdu yiyecek, temiz bir beze konur,bez kuşak yapılır,beline bağlanırdı,bir elinde okul çantası, bir elinde tezek, okul sobasında yakmak için, belinde yiyeceği okul yoluna çıkardı, killi yollarda kil lastik gıslaved ayakkabısına yapışır, döner gıslavedi kilden koparıp tekrar ayağına giyerdi. Öğlenleri okul sobasında her öğrencinin yumruk yumruk yiyecekleri ısınırdı ve yenirdi. Bir parça aldı ve bir yudum çay. Yorgundu, gözleri bir gidip, bir geliyordu, bıraksalar bin sene uyurdu. Ama şimdi olmazdı, adam adam oturması gerekiyordu.

İçinde bir kıpırtı duydu, sanki beline sıcak sıcak bir şeyler değiyormuş gibi, vehmettiğini sandı, sonra arkasına döndü ve bebeği gördü, yastık sanarak yaslandığı bir kundaklı bebekti. Çok utandı, Zeki de kadında, çocuklarda bir şey söylememişlerdi. Bebeği kucağına alıp Zeki’ ye uzattı, yüzü kıpkırmızı kesildi. Mahmut horul horul uyuyordu. Bir ışık, renkli bir ışık, odayı yaladı, mavi kırmızı. Zeki de kalktı, o da , pencereye gittiler, uzakta renkli yanar döner ışıklarıyla bir şey vardı. O hemen anladı, bu rotatifin ışıklarıydı. Mahmut’u kaldırdı. Zeki de onlarla geldi yürümeye başladılar. Kar durmuştu. Bata çıka yanar döner ışıklara doğru yürüdüler. Bir rotatif, greyder ve cip. Çok yaklaşınca Veli’yi gördü, demek Veli Vilayete haber vermiş diye düşündü, sevinç ve gurur kapladı içini, kendisini aramışlar emek çekmişler, yolu açmışlardı. Kafasından kurnazca bir düşünce geçti. Şimdi beni aramak için gelen bu rotatifle, greyderi iki üç gün bırakmam, ana grup yollarını açarım. Sonra daha komik şeyler geldi aklına. Birileri der miydi acaba, bile bile kayboluyor, kendisini aramak için gönderdiğimiz ekipmana el koyuyor. Kafasından bütün ikircikli düşünceleri kovdu. Danslı çay partisinde Nur’ un söyledikleri. Sinek kovalar gibi elini salladı ve en ağır cevabı Nur’ a verdi. “Herkes kendi rüyasını görsün” Karların arasında yanan bir çizgi gibi başını uzatan güneş. Sabah olmuştu. 

Erdoğan ÖZDEMİR

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!